Yoktu ama mutluyduk biz

Pazar günleri madem tatil, biz de siyasi yazılarımıza tatil arası verelim bugün.

Gerçi artık hayatımızın hiçbir dakikasından siyaseti çıkartamaz bir hal aldık ama olsun.

En azından bugün görmezden gelelim, yokmuş gibi davranalım.

Elma şekerini konuşalım mesela, eski karizmasını neden kaybettiğini; leblebi tozunu yeni neslin neden bilmediğine bakalım. Çocukların artık sokaklarda neden mendil kapmaca, saklambaç, beş taş oynamadığını sorgulayalım.

Tanıdık tanımadık herkesin birbirini kucakladığı; komşu, akraba ziyaretlerinde diyalogların pekiştiği bayramların günden güne bizden neden uzaklaştığını fark etmeye çalışalım.

Mesela domateslerin neden eskisi gibi güzel kokmadığını, eski tadında olmadığını; kestanenin, cevizin, kirazın kaybolmaya yüz tuttuğunu, hatta kirazın birçok çeşidinin ortadan neden kaybolduğunu düşünelim bugün.

Küçücük mahalle bakkallarının sıcaklığını; kaymaklı, tuzlu bisküvilerin, kaymaklı gofretlerin pencereli kırmızı teneke kutularda gramla satıldığını hatırlayalım.

Günden güne unutulan, kaybolmaya yüz tutmuş tutumlu olmak kavramına bir göz atalım sonra.

Katık etmek sözünü en son hangi aile büyümüzden duyduğumuzu bir düşünelim.

Ev ekonomisine katkısı olur diye eski gazetelerden kesekağıdı yapıp bakkallara sattığımızı…

Belki lüks olacak ama yazlık bir, kışlık bir olmak üzere senede en kabadayı 2 ayakkabı sahibi olduğumuzu hatırlayalım.

Pazar sabahlarının klasiği olan John Wayne’nin siyah beyaz kovboy filmlerini,

Rahmetli Cenk Koray’ın Tele Kutu programını, Tatlı Cadıyı, Uzay Yolunu, Arsen Lüpen’i,

Komiser Colombo’yu, yayın kesildiği anda ekranda beliren ‘Necefli Maşrapa’yı ve hatta İstiklal Marşı ile açılıp, İstiklal Marşı ile kapanan tek kanallı televizyonu da atlamayalım.

Yukarıdan aşağıya, dünden bugüne doğru baktığımızda ortaya enteresan bir durum çıkıyor.

Şu satıra kadar yazdıklarımız aslında ülkenin de ülke insanlarımızın da yokluk ve yoksulluk günleri…

Gaz yok, tüp yok, yağ yok, elektrik desen var ile yok arası; gaz lambaları, mumlar hemen el altında…

Su ısıtılarak yapılan banyolar sanki dün gibi, ki çoğu zaman ya haşlanırsınız, ya donarsınız…

Ortası bulunduğunda zaten banyo bitmiş olur.

Çocuklar oturma odasında, sobanın yanında bir leğenin içerisinde ve sadece pazar günleri yıkanır.

Yazarken bile gözüme sabun kaçtı.

Yani öyle doğalgaz, kombi, duşa kabin, bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuk tesisat falan da yok.

Yoktan girdik ya, oradan biraz daha anlatalım…

Bırakın bugün ki gibi cep telefonlarını, ev telefonu bile yok, varsa da mahallede birkaç kişide var.

Arabalar öyle hane halkının her bireyi için ayrı ayrı olmasını bırakın koca bir mahallede bir veya iki tane, o da hali vakti yerinde…

Merhum Hulusi Kentmen modeli iş adamı diye anılanlarda var.

Ama faytonlar var, artık göremediğimiz at arabaları, öküz arabaları var.

Eskiciler, hallaçlar, bıçak bileyicileri, kalaycılar, çamaşır suyu satıcıları, omuzlarındaki tezgahlarında yoğurt, lahmacun, dondurma, sebze, meyve satanlar var.

Gece ortaya çıkan bozacılar, sabahları kapınıza kadar gelen sütçüler, bakır kapları ve nakış işlemeli örtüleri ile yoğurtçular…

Hepsi bir bir kayboldu gitti hayatımızdan.

Hem de kimyasal ürünlerle hayatımızı zehir etmek isteyenlerin ‘Bunlar hijyenik değil’ naraları arasında gittiler.

Evet yokluk zamanlarıydı, evet bir elimiz yağda, diğeri balda değildi belki ama mutluyduk her şeye rağmen.

İmece nedir biliyorduk en azından…

Komşu komşunun külüne muhtaçtır sözünü laf olsun diye söylemiyorduk.

Elimizde kahve fincanı ya da küçük bir kase ile ‘Ayşe teyze annem yolladı. Bir fincan yoğurdunuz varsa verebilir misiniz?’ diyebiliyorduk.

Şimdi küçücük asansörlerde birbirimize selam vermiyoruz, tanımıyoruz birbirimizi ve daha acısı tanımayı da pek istemiyoruz.

Sıkı dostlarımız yok belki ama artık birçoğumuzun olmak istediği dijital arkadaşlarımız var.

Ata, dede, aile büyüğü, sözü dinlenir insanları pek aramıyoruz ama dokunamasak da her gün gördüğümüz dizilerin kahramanlarından örnek aldığımız karakterler var.

Çocuklarımız komşu ziyaretlerinde birbirlerini tanımak gibi bir çizgide değiller artık çünkü bilgisayar ve telefon oyunlarında nasıl olsa farklı isimlerle de olsa karşılaşacaklarını biliyorlar.

Yani kıssadan hisse eskinin sıcaklığını günden güne kaybettik…

Artık gıdayı donuk tercih ediyoruz, çayı buzlu ve soğuk, yemeği dışarıdan istiyor, ihaneti içeriden bekliyoruz hepsi bu…

Günden güne ve hızla değişiyoruz.

Bu hızlı değişime ayak uyduramayan belki de benim gibi pek de ayak uydurmak istemeyenler ise maalesef eskinin mutlu hatıraları ile yetinmeye çalışıyor.

Bugünün teknolojisinin içerisinde eskinin manuel yaşantısını özlüyor muyum?

Evet özlüyorum.

Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız şayet anlıyorum ki siz de benim gibi özlüyorsunuz.

İyi pazarlar diliyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Taylan Kubilay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Son Kale Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Son Kale hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Son Kale editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Son Kale değil haberi geçen ajanstır.

02

Suat Yıldız - Taylan kardeşim bu gerçek adın mı kimsin bilmiyorum ama özlediğimiz eskilere götürdün bizi. Ellerine sağlık.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 17 Aralık 18:44