Dilber’in hatrına…

Son günlerde hemen hemen her yerde Yılmaz Erdoğan’ın yazıp oynadığı İnci Taneleri’nden bahsediliyor. 

En önemlisi de bizim ofiste…

İsmet Çiğit “Dilber ne oynadı?” diyor. Zerrin “Senin diziye katılan arkadaşın Selim Erdoğan en favori karakterim” diyor. Oğuzhan ve ben de birbirimize bakıp, gülüyoruz. Ne diyor, neden bahsediyor acaba bunlar diye adeta birbirimize bakıyoruz.

İnternet üzerinden biraz araştırıp, kısa bir süre diziyi izlemeye çalıştım. Güzel bir hikaye ama anlatım oldukça ağır bir şekilde. Dizi olduğu için tabii ki uzatmaları ve bölüm arttırmaları gerekli. Sinema filmi olsa çok daha ilgi çekeceğine, daha fazla talep göreceğine inanıyorum.

Hemen hafızayı yokladım. Kendi gezilerim ve geçmişte yaşanmış pavyon eğlencelerimi hatırlamaya çalıştım. Ne günlerdi diye de iç geçirmeden edemedim.

Uzun yıllar medikal sektöründe bulunmam sebebiyle, iş seyahati ve kongreler önemli yer kaplıyor mazide. Ama öyle böyle hikayeler ve anılar değil. Yazılsa güzel bir kısa filmi türünden…

Ankara’da kongrede bulunduğumuz bir akşam rakı faslı bitmiş, gır gır şamata devam ederken Ankaralı arkadaşlardan bir tanesi “Geceye devam edelim, bu kadro yeniden bir araya gelmez” dediğinde kimseden çatlak ses çıkmayınca kendimizi meşhur Ankara pavyonlarında bulmamız bir oldu. Kocatepe Cami civarlarında, yüksek bir binanın zemin katında, muhteşem bir mekana girmemiz fazla uzun sürmedi.

Adeta grup olarak kapıda karşılanmış, en ön masaya oturmuştuk. Yanımızda bulunan Ankaralı arkadaşların, mekanın müdavimi olduğunu da anlamamız pek uzun sürmemişti. Garsonlar etrafımızda pervane oluyordu. Her yer yaşlı denebilecek kadınlarla doluydu. 

Biz Kocaeli’de alışkın olmadığımızdan, enteresan bir ortam olduğu belliydi. Şarkılar ve türküler eşliğinde oynadık, eğlendik. Hayatımda geçirdiğim en keyifli gecelerden bir tanesiydi diyebilirim. Hiç sabah olmasın istedim. Mekandan da halen görüştüğüm, halini hatırını sorduğum dost ve arkadaşlarla tanışarak ayrıldım.

Yine bir iş gezisi için Adana’dayım. Bizi karşılayan bayi önce kebap ve rakıya sonra “Kime ne” adlı mekana götüreceğim sizi dedi. Ben de orası neresi diye sormadım. Bol bol kebap yiyip rakımızı içip mekana geçtik.

Filimlerde ve dizilerde izlediğimiz, renkli hayatların yaşandığı pavyonlardan biriydi. Işıklar içerisinde, kimsenin bir başkasını seçemediği bir ortamda.

Masamız önce bir kadın arkadaş oturdu. Muhabbet ederken onun arkadaşı bir başka kadın, sonra bir başkası derken 8 kişi olmuştuk. Herkes yanında oturanla değil de karşısında oturanla muhabbet ediyor, gülüyor eğleniyordu. Sabaha yakın mekan kapandı. Tekrardan bir araya gelmek ve eğlenmek için sözleşip vedalaştık.

Bandırma’da yemeğe davetliydik. Rahmetli Güngör abiyle beraber rakı masasından kalkıp yola koyulduk. 2 saatlik kısa bir yolculuk sonrasında mekana ulaştık. İki katlı oldukça lüks mekandı. Üst kattaki localarda yerimiz ayrılmıştı. Yine güzel bir eğlence sonrasında İzmit’e dönüş yolunu tuttuk.

Bizim de biraz olsun pavyon ve eğlence kültürümüz var ama hepsi geçmişte kaldı. Gençlikte bıraktık bu tür eğlenceleri. Malum ekonomik kriz ve kazançlar da eskisi gibi olmadığı için de artık mümkün de değil.

Düşünsenize bugünkü şartlarda pavyon masası hesabı ne gelir? Nasıl ödenir? 

Ben bu hikayeleri ofiste anlattığımda 70’ine merdiven dayamış olan İsmet abi de Ahmet Küçükörs, Ahmet Kobak, Nusret Uğur ile gittiği İzmit’teki Şato Pavyon ve İstanbul Beyoğlu’ndaki Sayanora’daki eğlencelerini anlatıyor. Gülüyor ve nerede o eski günler, eski gençliğimiz, dostluklarımız diyoruz.

Ama şu konuda Yılmaz Erdoğan’ın hakkını da vermeliyiz. Bizim gittiğimiz ve eğlendiğimiz hiçbir pavyonda Dilber (Hazar Ergüçlü) ve arkadaşlarının güzelliğinde sanatçılar yoktu. 

Bizde de zaten gidecek güç kalmadığı için hiç sorun da yok. Gençlikte yaşanan ve eskide kalmış anıları anlatmaya devam edecek, ömrümüzü tamamlayacağız.

Sanırım yaşlanıyoruz. Yaşadığımız yıllar önümüzdeki ömürden çok fazla. Bundan sonra ömrümüzü mutlu olmaya ve evlatlarımızın iyi yaşayabilmeleri adına geçirmeliyiz.

Ülkemizin ve ülkemizde yaşayan her vatandaşın, hatta canlının mutluluğuna yardımcı olmaya çalışmalıyız.

Eli kalem tutanlar ise anılarını yazmalı. Dili uzun olanlar anlatmalı, örnekler vermeli. Yaşanmışlıklardan herkes bir parça kendine ders çıkarmalı.

Bugün mutlu ve mesut isek eğer geçmişimizde yaşadığımız hayatların izleridir diye bakmalıyız.

Benden söylemesi. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Tuğrul Kırankaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Son Kale Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Son Kale hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Son Kale editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Son Kale değil haberi geçen ajanstır.

04

Piyastos - Bu arada dili uzun olamak iyi manada kullanılmaz... eli kalem tutanlar tamam ama dili uzun olmak nedir yahu ??? Senin dilin fazla uzadı... örnek...iyi birsey degil bu.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 22 Nisan 18:19
03

Metin - Bir de yanınıza oturan, yapmacık gülümsemesi neşesi pazarlanan, mekanın malı olmuş kadınlara sorsaydın hayat nasıl diye ? Düpe düz kadın sömürüsünün vücut bulduğu mekanlardan "gençlik eğlencesi" diye bahsetmen senin gazeteci olamayacağının apaçık göstergesi. Kalemin hakkını ver de insan sömürüsünü meşrulaştırma

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 22 Nisan 13:18
02

Piyastos - Pavyon anılarının anlatıldığı bir köşe yazısı??? Ne kazandırıyor bize , hayatımıza ne katkısı var , ne öğretiyor? Pavyondan öyle bir hikaye anlatırsınız ki ders çıkarılır , hayata dair birseyler öğrenilir. Fakat sizin yazdığınız "Güngör abiyle pavyona gitmiştik, bi kere de Adana'da gitmiştim.." Eeee ? ?

Yanıtla . 4Beğen . 0Beğenme 22 Nisan 00:52